Editörün Seçimi Eğitim

ÖZ-1

Halihazırdaki eğitim sisteminin içindeyken hiç kendinizi uyumsuz hissettiniz mi?

Burda bir terslik var hissi içinde o sistemde başarılı olmaya kendinizi zorladınız mı?

Çocukluk yıllarının bu debelenmeyle acı içinde geçtiğinin farkında olmadan belli bir “başarı” elde etmiş, o ezici sistemden başka bir ezici sisteme – kurumsal iş hayatına- atılarak orda da sistemi hazmedememiş ve  ilk fırsatta koşarak kaçmış bir insanım. ‘Bunda bir yanlışlık var’ diye hissedeli çok oldu ama yanlışlık nasıl düzelir, ne yapılabilir diye düşünmeye başlamam anne olmamla başladı. Aynı sistemde çocuklarımı da ‘öğütmeme’ niyeti ile araştırmalarım, okumalarım ve kendi küçük dünyamda çabalarım devam ediyor.

Bu yazının konusu ise Sir Ken Robinson’ın “Öz” adlı kitabı… Kitaptan en etkilendiğim bölümleri, bakış açılarını ve küçük anektodları paylaşmak istiyorum.

Sir Ken Robinson dünyada eğitim konusunda ilham veren kanaat önderlerinden. İzlememiş olanlar için Ted konuşmasının linki şu: https://www.ted.com/talks/ken_robinson_says_schools_kill_creativity

“Öz” nedir?

Öz, doğal yetenekle kişisel tutku arasındaki buluşma noktası.

Kitapta sevdikleri işi yaparken kendilerini özgün ve tatmin olmuş hisseden bir çok örnekle karşılaşıyorsunuz. Bu kişilerin hikayelerini görmenin, okumanın içinizde bir kıpırtı uyandıran yanı var. Okudukça sanki bir ses “evet mümkün” diye size fısıldamaya başlıyor. “Ben de yapabilir miyim?” sorusu yankılanıyor.

“Öz”ümüzde olmak bize özgü beceri ve tutkularımızı bulmaya dayanıyor. Peki neden bir çok insan özünü bulamıyor?

Sir Ken Robinson’a göre  bunun sebebi bir çok insanın kendi doğal kapasiteleriyle ilgili çok dar bir anlayışa sahip olması ve sınırlamalara inanması. Bu sınırlamalar; kendi kapasitesini anlamamak, kendi gerçek organik doğasının farkında olmamak ve değişim potansiyelini görememek. Biz insanlar yaşamın doğrusal olduğunu, büyüdükçe (yaşlandıkça) kapasitemizin azaldığını ve kaçırdığımız fırsatların sonsuza dek yok olduğunu sanıyoruz. Oysa yenilenme için süreki potansiyel mevcut.

Kendimizle ilgili bu dar bakış açısının sebebi ise belli türdeki beceri ve yetenekleri değersizleştiren eğitim sistemi. Eğitim sistemindeki tek tip yaklaşım, bu şekilde öğrenmeyen kişileri ötekileştiriyor.

Ne tür zekaya sahipsiniz?

Bizim zamanımızda (yani benim ilk ve orta öğrenim yıllarımda) IQ testleri ortalıklarda pek yoktu. Ya da ben o kadar da zeki!! olmadığımdan kimse bana yapmadı mı acaba? :)) İşte bu noktada kendi zekasını küçük görme bakış açısını Ken Robinson anlatıyor;

Bir grupta insanlardan zekalarını 1 ile 10 arasında puanlamalarını istediğinde genellikle bir ya da iki insan kendine 10 verirken çoğunluk kendini 6 veya 7 olarak konumlandırıyormuş. Yazının bu kısmında sizin kendinize kaç verdiğinizi düşünmenizi isterim? 6? 7? 10??

Ken Robinson buradaki sorunun insanların bu soruyu dikkate alıp kendilerini derecelendirmelerinde görüyor. Soruyu problem olarak gören yok ve kendilerini bir ölçeğe yerleştirmekten mutlular.

Peki siz kendinizi ölçeğe yerleştirdiniz mi? Oysa bu soru karşısında yapılması gereken soruya itiraz ederek, zekayla ne kastetildiğini sormak.

Test endüstrisinin bir çoğuna zemin hazırlayan IQ testinin yaratıcılarından olan Binet, testin özel ihtiyaçları olan çocukları tanımlaması ve kendilerine uygun eğitimi almaları için tasarlamış, zekanın derecelerini veya ‘zihinsel değeri’ tanımlamayı asla düşünmemiş. Aslında Binet yarattığı ölçeğin “zekanın ölçülmesine izin vermediğini çünkü entellektüel niteliğin özdeş olmadığını ve bu nedenle doğrusal yüzeyler gibi ölçülelemediğine” dikkat çekmiş.

IQ testleri sonuçları zekanın tamamını değil belli türdeki zekayı ölçüyorken, okullarımızda ve uzmanlar tarafından bu testlerin hala geçerli görülmesinin sebepleri nelerdir? Daha kolay bir eleme sistemi yarattığı için olabilir mi?

Hayal Etmenin Ötesi

Çoğumuz zeka ile yaratıcılığı bağdaştırmıyoruz. Zeki insanlar yaratıcı olmaz ya da tam tersi çok yaratıcı olunan alanlarda çok zeki olunmaz ön yargısı içindeyiz. Zekayı akademik başarı açısından ele alıyoruz. Başka açılardan zeki olan insanlar ise kendilerini bu yüzden zeki olarak görmüyorlar. Bana ise yıllarca söylenen zeki ama tembel olduğum idi. Bu kitapla kendi teşhisimi de koydum; ilgimi çekmeyen alanlarda kendimi zorlayarak (daha doğrusu ittirilerek) bir akademik başarı elde etme kapasitesine sahiptim, ama bunun da bir bedeli vardı her şeyin olduğu gibi… Kendimi ben de uzun yıllar “zeki ama tembel” olarak etiketledim. Tembel bir insan olmadığıma son yıllardaki başarısız ve başarılı girişimcilik çabalarımla ikna oldum. Ben tembel değildim ama ilgi alanları farklı olan ve çok hayal kuran bir çocuktum, hâlâ da çok hayal kuran bir yetişkinim.

Sir Ken Robinson herkesin yaratıcılıkla ilgili olağanüstü kapasitelerle doğduğunu, esas ustalığın bu kapasiteleri geliştirmek olduğunu söylüyor;

“Yaratıcılık da herkesin okuma yazma öğrenmesi gibi ele alınmalı, bir kişi okuyup yazamıyorsa o kişiyi yeteneksiz olarak düşünmezsiniz, sadece bunu nasıl yapacağını öğrenmediğini düşünürsünüz. Aynı durum yaratıcılık için de geçerlidir. İnsanların yaratıcı olmadıklarını söylemelerinin sebebi genellikle yaratıcılığın ne içerdiğini ve uygulamada nasıl çalıştığını bilmemeleridir.”

Peki hayal gücü ile yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki var?

Hayâl gücü yaratıcılık olmadan tek başına ortaya bir şey çıkaran bir güç değil. Hiç kimse fark etmeden tüm gün hayâl kurabilirsiniz (ki biz bu kişilere hayâlperest diyoruz). Hayâlleri hareketle ürüne/çıktıya dönüştürmek ise yaratıcılık yeteneğinin sonucu. Yaratıcı olmak için bir şey yapmak zorundasınız ve bu, inişleri/çıkışları  olan bir süreç. Bu süreçler belli ve öngörülebilir bir sırayla da gerçekleşmeyebilir, yaratıcı bir çabada başlangıçta değerlendirmeyi geri planda tutarken çok sayıda fikir üretiyor olabilirsiniz. Bir noktada o fikirleri de eleyip, düzenlemeniz gerekir. Yaratıcı enerjinizi özgür bırakmanın ilk adımı hayal gücünüzü harekete geçiren, oynamaktan ve çalışmaktan zevk alacağınız aracı bulmak. Çoğu insanın kendilerini yaratıcı görmemelerinin ana sebeplerinden biri yaratıcı oldukları alanı bulamamaları. Bu noktada ‘batı’nın zeka ve eğitim anlayışına hakim olan eğitim sisteminin yaratıcı öğrenmeye alan açmadığını vurguluyor Sir Ken Robinson. Doğu öğretileri olan sezgisel zihnimiz, bilinçaltımız, kalplerimiz ve duygularımıza yönelik çalışmalar yaratıcı öğrenmeyi geliştiriyor.

Yaratıcılığın gücü sadece dünyaya kattıklarımızı değil aynı zaman nasıl düşündüğümüzü ve hissettiğimizi de derinden etkiliyor. Modern psikolojinin kurucu düşünürlerinden W.James bu konuyu şu şekilde açıklıyor; “Benim neslimin en büyük keşfi, insanların düşünce biçimlerini değiştirerek kendi yaşamlarını değiştirebilmeleridir…Düşünce tarzınızı değiştirirseniz hayatınızı da değiştirebilirsiniz.” Bu yaratıcılığın gerçek gücü ve “ÖZ”ünüzde olmanın hakiki taahüdü.

 

Yazının ikinci bölümünde kitaptaki odağını ve kabîleni bulmak, özgüven ve şans, zaman ve başarı konularından aktarımlar ile devam edeceğiz.

 

 

 

 

Bu yazıyı sosyal medyada paylaşmak ister misiniz?



Siz de yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

genografi

Yalnız değilsiniz

  • Davacax kullanıcısının profil fotoğrafı
  • haihate1994 kullanıcısının profil fotoğrafı
  • kotomon1983 kullanıcısının profil fotoğrafı

Gruplara katılın

GİRİŞ YAP KATIL