Yaşam

Başka Dünyaların Hayalini Kurmak…

umut

Aidiyetinden uzaklaştığını hisseden bir ben miyim acaba?

En son bunu bu denli hissettiğimde uzun bir süre başka bir kültürü soluklamıştım. İnsan kolaya çabuk alışır derler ya, döndüğümde bizim şehrin sokakları bana çok tozlu gelmişti.

Böyle bir tuhaf hissetmiştim kendimi, her şeye yabancıydım.

26 yaşındaydım, bundan 10 sene önceydi, hayatımın 2 senesini başka bir ülkede geçirme şansım olmuştu. Oradayken aklımda Nazım’ın “Memleketim” şiiri gelirdi ara ara aklıma, babaannemin kara lahana dolması, dedemin-anneannemin sıcacık iftar sofraları, babamla yaktığımız mangallar, annemin mükemmel kahvaltıları.. Hep yemek gelmezdi tabii, beraber içilen Türk kahveleri, babamla onun işyerinde pazar günlerimiz, çaylarımız, istikbal konuşmalarımız, dedemle yürüdüğüm o uzun yürüyüşler, anneannemin şakaları, kardeşlerim, arkadaşlarım, köpeklerim, daha bir sürü şey…

Yurtdışına gittiğinde kendi hayatını orada oturtana kadar bütün bu bahsettiklerimi daha bir acı çekerek yaşıyor insan. Ama bir zaman sonra orada bir düzen kurabildiyseniz bunları suratınızda bir tebessümle daha seyrek hatırlıyor, hayatınızı yaşamaya devam ediyorsunuz. Öyle de yapmalısınız hayatın devinimine katılmalı insan, dışarıdan bakmamalı.

Bu işin bir tarafı, ülkeyi özlemek, memleketi sevmek ki bizim gibi ülkelerde, artık ona akdeniz ülkesi olmak mı diyelim, Anadolu’nun üzerimiz serptiği o sıcaklıktan mı diyelim; çok yoğun yaşanılan duygular… Bir Avrupa ülkesi vatandaşının başka bir ülkeye gittiğinde bu kadar memleket hasretine tutulduğunu düşünmüyorum. Mozaiğimiz oldukça farklı, oldukça değişken bir ruh hali aynı zamanda bu.

Öyle ki oradayken buraya hasretten bir çok şeye tepkili olabiliyor insan, onları ruhsuz, hikayesiz buluyor, halbuki biz öyle mi, ruhumuz kıpır kıpır, cayır cayır hatta, hikayesiz bırak bir günü, bir anımız dahi yok.

Ve sonra memlekete döndüğünüz o an yüzünüze memleketin tozlu yollarından bir tutam çarpıyor; o sıcacık ülkeniz karşınıza kaosuyla, o yardımsever, hoşsohbet insanınız yolda tükürükleriyle kavga ederken çıkınca bu sefer de “kardeşim hiç medeni olamayacak mıyız biz?” derken buluyorsunuz kendinizi.

Her iki tutumdan da bağımsız içimizdeki aidiyet duygusunun merkez kaçında olma yazısı bu. Neye ait olduğunu bilmeyen bir ben mi varım yoksa? Ben bu aidiyeti durup dururken mi kaybettim, yoksa çocukluğuma mı inmeliyiz? Yoksa dünya döndükçe, insanları, toplumları, düşünceleri, olanları, bitenleri gördükten sonra mı kaybettim?

Yani düşünsenize; bir parka gitmişsiniz, giderken yolda kimse tuhaf tuhaf bakmamış, bir kere çok kısa sürede gitmişsiniz, trafiğe girmediğiniz gibi hayat yaya hayatına uygun dizayn edildiği için arabaları neredeyse görmemişsiniz bile. Orada yemiş içmişsiniz, eğlenmişsiniz, kimse size bakmadığı gibi sizi farketmemiş bile, bazıları koşuyormuş koşana kimse “ne koşuyon burada kardeşim” diye bağırmıyormuş. Bu Avrupa işte. Yani bunlar Avrupa’da ortalama bir ülkede var. Bu resim güzel bir resim.

Şimdi bir de şu resme bakalım, işten eve gelmişssiniz, komşunuz Ayşe sesleniyor bahçeden “hadi gel al oğlanı da kahve koyuyorum” diye. Bu da yaşandı, bu da var. Gidiyorsunuz kahvenizi içerken çocuklar oynuyor, iki kelime ediyorsun ki dünyayı unutuyorsun, komşu dediğin kardeşin olmuş. Bu da harika bir resim, bu da Türkiye.

Bulduğun bir tanesini bir diğerinde bulman oldukça zor. Aslında bu spesifik örnekler belki de bu aidiyet duygusunun kaybını tam anlatmıyor, bunlar sadece resimdir, ama hayat uzun bir filmdir. Bu filme bir sürü şey etki ediyor, ama bir sürü; günlük hayatın sıkıntılarından, aile içi konulara, ekonomiye, çocuk sahibi olmaya, yaşın artık gençliği aşmış olmasına, durduğun yerin nereye gideceğinden emin olmamana, kafandaki bütün bu kaygıların üzerine en çok da içindeki mutluluğu arama isteğine… Hayatında değişik tercihler yapabilen ve uygulamaktan korkmayan biri olarak söyleyebilirim ki yeni bir ülke, yeni bir kıta bulamıyorum kendime.

Halbuki bir kahve içiyorsun, sabah uyanıp çiçeklerin mutlu mu diye bakıyorsun, oğlun uyanmış sana öyle bir sarılıyor ki dünya ne güzel diyorsun. Resmin tamamına müdahil olmak niyetinde değilim ama ağırlıklı ortalama aldığımda, ufak mutluluklar daha fazla olmalı hayatta ki aidiyetiniz perçinlensin.

Büyük olayların mutluluğu değil, ufak şeyler bağlıyor insanı bir kara parçasına. Artması dileğiyle…

Bu yazıyı sosyal medyada paylaşmak ister misiniz?



Siz de yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

genografi

Yalnız değilsiniz

  • şaziye kullanıcısının profil fotoğrafı
  • orpjrw9 kullanıcısının profil fotoğrafı
  • ppdd1020 kullanıcısının profil fotoğrafı

Gruplara katılın

GİRİŞ YAP KATIL
Editör'ün Seçimi